Himba Kabilesi, Kuzey Namibya‘da, eski ismi Kaokoland olan Kunene yöresinde yaşayan etnik bir topluluk. Onları asıl ilginç yapan şey ise yaşam tarzları.

Seyahat Yazarı ve aynı zamanda yoldaolmak.com sitesinde blogger olan Kemal Kaya, dünyanın en ilginç kabilelerinden biri olan Himbalar ile ilgili bilgilendirici bir yazı kaleme almış.

Afrika’nın en refah ve varlık içinde yaşayan çobanları sayılan Himbalar, 15. ve 16. yüzyılda Botswana‘dan gelmişler.

Kuzey Namibya’da yaşayan Himbaların nüfusunun 20.000 ila 50.000 arasında olduğu düşünülüyor.

Himbalar diğer bir yaygın kabile olan Hererolar’la akraba olan ve benzer bir dili konuşuyorlar. Tarih boyunca pek çok badire atlatsalar da ayakta kalmayı bilen Himbalar, Batılılaşan Hererolara göre geleneksel yaşam tarzlarını hala koruyorlar.

Namibya bir zamanlar Alman sömürgesi altında bulunuyordu ve 1904’te çıkan iç savaşta Lothar von Trotha’nın başında olduğu Alman ordusu tam bir soykırım politikasıyla çok sayıda Himba öldürünce, pek çoğu komşu Angola’ya sığınak zorunda kalmış.

1980’lerde yaşanan ciddi kuraklık, Himbaların yaşam tarzını yok olma noktasına getirirken, kuraklık keçi sürülerinin % 90’ını öldürdüğünden birçoğu sürülerini bırakıp Opuwo kentine göç etmiş.

Kemal Kaya’nın yazısında yer alan fotoğraflar ise kasabanın yakınındaki Himba köyünde çekilmiş.

Himbaların giyim ve süslenme tarzı bu kabileyi bugün dünyanın en ünlü kabilelerinden biri haline getirdi.

Büyük bir bölümü çıplak olan Himba kadınlarının vücutlarına sürdükleri bir çeşit boya kendilerini oldukça ilginç gösteriyor.

Keçi yağı, birtakım otlar ve özel bir topraktan elde ettikleri otjize denen turuncu renkte macunu vücutlarına sürüyorlar. Macunun kullanım amacı sadece süslenmek değil, aynı zamanda aşırı derecede sıcak ve kuru olan Kaokoland bölgesinin yakıcı güneş ışığından, böcek ve sineklerden de ciltlerini koruyor. Hamur ayrıca omuzumba (Commiphora multijuga) denen bir bitkinin aromatik reçinesi ile de parfümlenerek kokusunun güzel olması sağlanıyor. Karışım cilde derin turuncu veya kırmızımsı bir renk veriyor.

Yarı göçebe yaşayan, hayvancılık ve avcılıkla geçinen Himbalar doğanın içinde, doğa ile birlikte yaşıyorlar.

Tüm bedenlerini macunla kaplayan Himbalar, hiç yıkanmıyorlar. Temizliklerini güzel kokulu bitkiyi yakarak duman banyosuyla yapıyorlar.

Genç Himba kızları ergenliğe kadar, saçlarını ikiye ayırıp yüzlerinin önüne gelecek şekilde örgü yapıyor.

Ergenliğe geçiş yapan genç kızın başına oğlak derisinden yapılan Erembe denen bir taç takılıyor. Böylece evlenme yaşının geldiği belli edilmiş oluyor.

Erkekler ise evlenene kadar göz hizasında uzayan tek bir örgü yapıyor. Evlenen erkekler bir daha çıkarmamak üzere bir çeşit bez parçasıyla başlarını sarıyorlar. Bizde ki ‘başı bağlı’ deyiminin tam karşılığı bu olsa gerek. 🙂

Yalnızca cenaze törenlerinde çıkarabildikleri bu başlıklar yüzünden, saçlarını türbanın altından kaşıyabilmek için oku andıran bir alet taşıyorlar. Himba erkekleri buldukları batılı kıyafetleri giymeye oldukça gönüllü gözükürken, erkekler birden fazla kadınla evlenebiliyor.

En ilginç bilgilerden biri ise ne kadar çok hayvanı varsa o kadar çok kadın alabiliyor olmaları.

Zorlu çöl şartlarından dolayı Himba kadınları çok çalışkan. Keçileri sağıp çocuklara bakarken, kuyulardan köye su getirip yemek yapıyor, keçi ve ineklerin derileri ile çadırlar inşa edip bir de üzerine çocuklara bakmak konusunda kendi aralarında yardımlaşıyorlar.

Emek isteyen işlerin çoğunu yapan kadınlardan kalan tek iş olan sığırları otlatmayı da erkekler yapıyor.

Himbalarda, kadın ve erkek evlendiğinde çift aileli bir düzene dahil oluyor.

Yani hem gelin hem de damat olarak karşı aileye tabi olan çiftlerinin bu geleneği, yüzyıllar boyunca zor iklim koşullarına karşı savaşmalarını sağlamış. Her kabile üyesinin anne ve baba tarafından olmak üzere iki klana üye olduğu Himba Kabilesi’nde, klanlar en yaşlı erkek üye tarafından idare ediliyor. Erkek çocuklar babalarının klanında yaşarken, kızlar evlenince erkek tarafının klanına geçiyor.

Kabilenin kadınları hamile kalmaya karar verdiklerinde bir ağacın altına oturuyor ve dünyaya gelmek isteyen çocuğun kendisiyle iletişim kurmasını beklemeye başlıyorlar.

Çocuğun annesiyle kurduğu ilk iletişimin, ona söylediği bir şarkı ile başlattığına inanılıyor. Çocuğun söylediği şarkıyı duyan anne bu şarkıyı kocasına da öğretiyor ve ardından hamile kalıyor.

Çocuğun annesine söylediği bu ilk şarkı, onun doğum günü olarak kabul edilirken, çocuğun yaşı da bu tarihe göre hesaplanıyor.

Çocuk ilerleyen yaşında toplumsal bir yasayı ihlal ettiğinde veya bir suç işlediğinde, köy meydanına çağrılıp topluluk tarafından çembere alınıyor ve ona hep bir ağızdan kendi şarkısı söyleniyor.

Veraset sistemi ise baba tarafının değil, anne tarafının neslini izliyor. Yani bir erkek, babasının değil, dayısının keçilerini miras alıyor. Bu çift aile üyeliği ise, dünya üzerinde yalnızca Batı Afrika, Hindistan, Avustralya ve Polinezya’daki sınırlı sayıda topluluklarda var.

Himba Kabilesi insanların kötülüğünü düşünmeyen, güleryüzlü, yardımsever, para ve mal-mülk gibi kaygıları olmayan, sevgi dolu ve duyarlı insanlar.

Kabilenin kadim geleneklerine göre, anti sosyal davranışları düzeltmenin yolu cezalandırmadan değil, sevgiden ve o bireye kendi gerçek kimliğini hatırlatmaktan geçiyor.

Yapılan bir araştırmada Namibya’daki Himba kabilesinin, birçok Avrupalı insanın göremediği yeşil tonlarını görebildikleri belirlenmiş. Tam tersi bir durumda, Himba kabilesinin insanlarının, Avrupalı bir insan için son derece belirgin olan farklı kırmızı renk tonlarını ayırt edemedikleri fark edilmiş.

Kaya’nın aktardığına göre, Himba kabilesi ile Avrupalı insanların yeşil ve kırmızı tonları görme üzerine karşılaştırıldıkları çalışmanın sonucunda farklı sonuçların ortaya çıkmasının temel nedeni sosyal çevre olduğu biliniyor. Ormanın varlığı yeşilin pek çok tonuna şahit olmalarına yol açıyor.

Köye girmek ve fotoğraf çekmek için kabile şefinden izin almanız gerekiyor.

[Via Kemal Kaya/Yoldaolmak.com]